SAĞLIKLI VE DİNAMİK YAŞAMANIN TEMELLERİ
Birçok insan hastanelik olmadığı sürece sağlıklı olduğunu zannediyor. Ancak gerçek şu ki, günümüzde genç insanlar bile giderek daha sık ve daha ciddi sağlık sorunlarıyla karşı karşıya kalıyorlar. Oysa vücudumuz kendi kendini yenileme ve tamir etme potansiyeline sahip mükemmel bir organizmadır. O halde neden genç insanlarda bile hastalıklar giderek artıyor? Hastalıklara dur diyebilmek için ne yapmak gerekiyor? Bu soruyu cevaplayabilmek için önce sağlımızı nelerin etkilediğine bakmak gerekir.
Sağlığımızı Etkileyen Faktörler
Sağlık düzeyimiz özellikle üç unsura bağlı. Bunlar: ekolojik çevremiz, beslenme biçimimiz ve karşı karşıya kaldığımız stres. Sondan başlayarak bunları kısaca gözden geçirelim.
Stres
Son 60 yılda yaşam biçimimiz çok değişti. Giderek daha hareketli, daha gergin ve daha monoton bir hayat sürmeye başladık. İstanbul gibi çok kalabalık, yeşilin az, trafiğin yoğun olduğu bir şehirde yaşayıp da stressiz bir yaşam sürmek mümkün değil. Yaşam biçimimizin bir sonucu olarak stres, yaşamımızın ayrılmaz bir parçası oldu. Büyük şehirlerde yaşayan birçok insan sabahları kronik bir yorgunlukla uyanıyor. Günümüz, hızlıca yapılan, ya da hiç yapılmayan bir kahvaltının ardından yoğun bir trafikte işe yetişme telaşı ile başlıyor. İş yerinde ise zaten problem hiç eksik olmuyor. Akşam yorgun argın eve dönülürken yine dopdolu bir otobüs ve yine ayağınıza basan, sizi iteleyen insanlar. Bütün bunlar psikolojimizi ve fizyolojimizi olumsuz bir şekilde etkiliyor.
Ekoloji
Atalarımız bizim bugün yaşadığımızdan çok daha temiz bir ekolojik çevrede yaşadılar ve besleyici gücü bugünkünden çok daha yüksek gıdalarla beslendiler. Son 60 yıl içinde her şey çok hızlı ve radikal bir şekilde değişti. Gezegenimizin ekolojisi de bu değişimden çok kötü bir şekilde etkilendi. Uzmanlara göre bu kötüleşmenin en önemli nedenleri arasında kimyasal ve biyolojik silahlar ile atom bombaları için yapılan çeşitli deneyler bulunuyor. Ekolojimizi olumsuz etkileyen en önemli faktör ise radyasyon. Radyasyonun tadı ve rengi yok. Onu ne görebiliriz, ne de duyabiliriz. Ama biz hiç fark etmeden yediğimiz gıdalarla, içtiğimiz suyla ve soluduğumuz hava ile radyasyon kanımıza ve kemiklerimize bulaşıyor. Radyoaktif maddeler için hiçbir zararı olmayacak bir alt limit verilemiyor. Örneğin 1966 yıllında Amerikan atom enerji koalisyonu tarafından ifade edildiğine göre, “Üreme organlarımızdaki hücrelerin maruz kaldıkları radyoaktif madde düzeyi ne kadar düşük olursa olsun bu bir mutasyona yol açabiliyor.” Bu da, bir sonraki nesilde bazı kalıtsal sağlık sorunları oluşması anlamına geliyor. 1986 yılında yaşanan Çernobil faciası, ekolojimizdeki bozulmanın en önemli nedeni. Çünkü Çernobil faciasının ardından yayılan radyoaktif madde miktarı, Hiroşima’da patlatılan atom bombasının yaklaşık 500 katı. Bu faciadan sonra, özellikle onkoloji ve kalp-damar hastalıkları hızla arttı. Daha önce bilinmeyen birçok yeni hastalık da bu facianın ardından ortaya çıktı. Bugün onkolojik hastalıkların yüzde 80’inin ekolojik kanser olduğu bilimsel olarak kanıtlanmış bulunuyor. Radyasyonun yanı sıra, tarımda kullanılan kimyasal gübreler ile fabrikaların havaya ve suya saldıkları zehirli atıklar da ekolojimizi çok olumsuz yönde etkiliyor.
Beslenme
Organizmalarımız her gün birçok besin maddesine ihtiyaç duyan, çok karmaşık biyokimyasal mekanizmalardır. Sağlıklı olabilmek için yeteri kadar su, protein, vitamin, mineral, aminoasit ve yağ asidi alabiliyor olmamız gerekir. Bunlardan herhangi birisini yetersiz düzeyde aldığımızda organlarımız işlevlerini gerektiği gibi yerine getiremiyor. Nihayetinde de birçok hastalık ortaya çıkıyor. Son yıllarda beslenme biçimimizde meydana gelen değişikler de, sağlığımızı ciddi bir şekilde etkiliyor. Örneğin, yemeklerimizde daha çok şeker, tuz ve yağ kullanmamız kalp-damar hastalıklarına ve kansere davetiye çıkartıyor. Fabrikaların hava ve su yoluyla dışarı saldığı zehirli kimyasal maddeler, asit yağmurlarıyla yetiştirdiğimiz gıdaların üzerine konuyor. Bu zehirli maddeler yer altı sularına da sızarak, yetiştirdiğimiz ürünlere ulaşıyor. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, yetiştirilen meyve ve sebzelerin daha çabuk büyümeleri ve daha güzel görünmeleri için tarımda kullanılan hormonlar, besinlerimizin kalitesini düşürüyor.
Bu üç olumsuz faktörün bir sonucu olarak midemiz doğal prosesinden uzaklaşıyor. Yediklerimizin sindirilmesi yerine bir mayalanma prosesi başlıyor ve yediğimiz yemekler bozuluyor. Gelen yeni yemekler eski yemeklerin kalıntılarıyla karışıyor ve midemiz bir çöp çukuruna benzemeye başlıyor. Mide duvarları incelmeye, yumuşamaya, kanallar tıkanmaya ve iltihaplanmaya başlıyor. Bunun sonucu olarak midede gastrit ve ülser oluşuyor. Sonra yediklerimiz on iki parmak bağırsağına iniyor ve yukarıda midede olan olaylar burada da tekrarlıyor. Yarısı hiç çözülmemiş ve artık bozulmaya başlamış olan gıdalarımız ince bağırsağa giderek yavaş yavaş onu da devre dışı bırakıyor. Nihayetinde atıklar ve toksinler kalın bağırsakta yerleşiyor. 30 yaşına gelen bir insanın içinde 10–12 kg. kireç taşı bulunuyor. Bu durumda organlarımızın düzgün çalışmasını bekleyemeyiz. Böyle bir durumda çeşitli hastalıkların oluşması kaçınılmaz oluyor.
Toksinlerin ilk hedefi böbrek ve ciğerler. Bu organlar zehirlenince kanımızı gerektiği gibi temizleyememeye başlıyorlar. Daha sonra ilk olarak kan damarlarımız olmak üzere bütün vücudumuz bu toksinlerden etkileniyor. Kalın bağırsaktaki kan duraklaması, basur ve varis gibi hastalıklara neden oluyor. Vücudumuzda biriken toksinler bayanlarda miyom, kist ve mastopati gibi hastalıklara yol açıyor. Erkeklerde ise bu durum, prostatın önemli nedenleri arasında bulunuyor. Zehirlenme yavaş oluyor ve her şey artık ortaya hiç kimsenin ödeyemeyeceği bir fatura çıkana kadar sürüyor.
Radyasyondan tümüyle kaçınamayız. Ekolojiyi de değiştiremeyiz. Ama biz, mükemmel bir fırsata sahibiz. Doğru beslenerek ve yeterli takviyeleri alarak vücudumuzu radyasyon ve stres dâhil olmak üzere olumsuz dış faktörlerden büyük ölçüde koruyabiliriz. Vücudumuzun ihtiyaç duyduklarını ona sağlarken midemiz ve hücrelerimizin farklı besinlere ihtiyaç duyduğunu unutmamamız gerekir. Karnımızın doyması için vitamin ve mineral gerekmez. Ancak hücrelerimiz için tam da bunlar gereklidir.
Modern insanın yanlış ve yetersiz beslenmesi, bugün karşıya kaldığımız sağlık problemlerinin yaklaşık yüzde 70’ini açıklıyor. 20. yüzyılın en önemli kimyagerleri arasında yer alan iki Nobel ödülü sahibi Linus Carl Pauling’in işaret ettiği gibi mükemmel bir sağlığa sahip olabilmenin temel şartı, vücudumuz için gerekli olan moleküllerin doğru zamanda doğru yerde olmasıdır. Oluşabilecek kronik hastalıklardan ve onların yol açacağı sorunlardan korunmak için yeterli ve doğru beslenmenin ne kadar önemli olduğu maalesef yeterince bilinmiyor. Acı gerçek şu ki, birçok insan için sıradan beslenmede iki pusu var:
Bir taraftan, bugün zararlı ve hastalığa yol açabilecek birçok besin söz konusu. Bunlar arasında ilk sırayı ileride vücudumuzda yağ birikintilerine dönüşecek olan hayvansal yağlar işgal ediyor. Fazla tuz ve şeker tüketiliyor olması da en önemli sorunlar arasında. Bu ikisine “beyaz ölüm” ismi boşuna takılmyor. Sebze ve meyvelerle birlikte almak durumunda kaldığımız nitratlar ve pestisitler gibi çeşitli kimyasalların olumsuz etkilerini de unutmamak gerekir. Hazır gıdada ise renklendirici ve konservantlar kullanılıyor. Hayvanlara verilen büyüme hormonları nedeniyle de yemek pişirme sırasında kanserojenler oluşuyor. İneklere verilen antibiyotikler de süt ile bize geçiyor. Tüm bunlar yediğimiz gıdalarla bizim vücutlarımıza girerek birikiyor ve hastalıkların oluşması için uygun bir ortam hazırlıyor.
Diğer taraftan, bu besinler organlarımızın işlevlerini tam olarak yerine getirebilmeleri için gerekenleri bize sağlayamıyor. Midemiz belki doyuyor ama bizim yaşamımızın temelini oluşturan hücrelerimiz aç kalıyor. Çünkü yediklerimiz, hücrelerimizin ihtiyaç duyduğu vitamin ve mineraller ile mikro ve makro-elementleri yeterli düzeyde içermiyor. İhtiyacımız olan aminoasitleri, özelikle de hücre oluşumunda önemli yeri alan bitkisel aminoasitleri alamıyoruz. Sonuçta da sağlıklı kalamıyor ve hastalığa açık hale geliyoruz. Bu durumu açık bir şekilde ortaya koyan bir örnek Xlll – XlX yüzyıllar arasında Britanya’da deniz piyadelerin yaklaşık yüzde 50’sinin savaş nedeniyle değil, vitamin eksikliği yüzünden ölmeleridir. Ancak XlX yüzyıl ortalarında askerlere meyve suyu verilmeye başlanmasıyla vitamin eksikliğinden kaynaklanan ölümlerden kaçınılmaya başlanmıştır.
Günlük ihtiyacımız 90 maddedir:
• 60 mineral
• 16 vitamin
• 12 temel aminoasit
• 3 temel yağ asidi
Bu kadarını günlük beslenmeyle alabiliyor muyuz? Hayır.
Besinlerde eksiklikler ve fazlalıklar, hastalıkların yüzde 70’ine neden oluyor.
• Birincisi – Kalp krizi
• İkincisi – Kanser
• Üçüncüsü – Şeker hastalığı
Organizma ihtiyaç duyduğu maddeleri alamayınca bu sorunu fazla besin tüketerek çözmeye çalışıyor. Burada da enerji dengesizliği ortaya çıkıyor: Q(a) > Q(h)
Q(a) alınan enerji miktarı Q(h) harcanandan fazla ise, aşırı kilo birikimi oluşuyor. Aşırı kilo sorunu da, kalp-damar, şeker v.s. hastalıklara yol açıyor.
Aşırı kilolu olanların mutlaka ya yüksek tansiyonu, ya şekeri, ya da her ikisi birden var. Aşırı kilo sorunu olanlar çok sık sağlık sorunu yaşıyor ve ABD’de her yıl 300.000 kişi aşırı kilonun yol açtığı hastalıklardan ölüyor. Ölümü engelleyemeyiz. Ancak biyolojik yaşlanmayı yavaşlatabilir, sağlığımıza yönelik riskleri en aza indirebiliriz.
Organizmamızın yeterli besinleri alabilmesi gerekli olmakla birlikte bu yeterli değildir. Ayrıca yediklerinizin vücudumuz tarafından tam olarak sindirilebilmesi de gerekir. Besin maddelerinin çoğunu, ince bağırsaklarda bulunan mikro-kanallardan alırız. Ne yazık ki, çoğumuz yetersiz ve yanlış beslenme, kötü alışkanlıklar ve hastalıklar yüzünden dengeli bir şekilde beslenemiyoruz. Tıkanmış bağırsağımızı, (sağdaki resim) lavabomuzdaki pislikle tıkanan ve zaman zaman temizlediğimiz su borusuna (soldaki resim) benzetebiliriz.
40 yaşına geldiğimizde ince bağırsağın mikro-kanalları yüzde 80 pislikle tıkanıyor. Kalın bağırsakta ise, yaklaşık 2 ila 15 kilo arasında zehirli madde (pislik) birikiyor. Yetersiz ve yanlış beslenme ile yediklerimizi hazmedememe gibi sorunlar bir yana, vücudumuzda sürekli olarak toksinlerin birikiyor olması nedeniyle sonunda birçok ciddi sağlık sorunuyla karşı karşıya kalmaya başlıyoruz. Aşağıda göreceğimiz gibi bitkisel gıda takviyeleri, bu sorunların çözülmesinde çok önemli işlevlere sahip.
“Geleneksel” ve “Alternatif Tıp”
Bugün ilginç bir şekilde hastalıkları kimyasal ilaçlar ve cerrahi müdahalelerle ortadan kaldırmaya çalışan alan, “Geleneksel Tıp” olarak biliniyor. Yüzyıllar boyunca sağlık sorunlarımıza çare olan doğal tedaviler ise “alternatif tıp” olarak adlandırılıyor. Oysa yüzyıllarca bitkiler ilaçların özünü oluşturdu. Ama 200 sene kadar önce bilim ve teknoloji alanındaki ilerlemelerin hız kazanmasıyla birlikte doğal yöntemler unutulmaya başlandı. Bunun en büyük nedeni, teknolojik gelişmelerin bizi sağlık sorunlarından doğal yollarla olduğundan daha etkili ve daha hızlı bir şekilde kurtarabileceği izlenimine kapılmış olmamız gibi görünüyor. Geçen zaman içinde teknolojide ortaya çıkan göz kamaştırıcı gelişmelerin etkisi altında bu kabullerin gerçek olabileceğine inandık. Hastalıkların belirtilerini hızla yok etmek, tıp dünyasında bir zafer olarak kabul edildi. Ancak hastalıkların ortaya çıkmasına sebep olan asıl nedenler çoğu kez ihmal edildi.
Bugün birçok insan hastalıklarıyla baş edebilmek için kimyasal ilaç kullanıyor. Ama unutmamak gerekir ki, kimyasal ilaçlar görevlerini yerine getirdikten sonra bir hançer gibi vücudumuzda kalıyor. Bu kimyasal artıklar en başta böbreklerimizin ufacık kanallarını tıkıyor. Bugün fizyologların cevap aradıkları en önemli sorulardan birisi, kolayca alıverdiğimiz ancak ondan sonra vücudumuza saplanıp kalan bu kimyasal atıklardan nasıl kurtulabileceğimizdir. Alınan antibiyotikler, bağışıklık sistemimizi çok kötü bir şekilde etkiliyor. Vücudumuza girer girmez bağışıklık sistemimiz antibiyotiklerle savaşmaya başlıyor. Bu savaş, bağışıklık sistemimizin enerjisinin yüzde 90’ını ilk etapta tüketiyor. Bağışıklık sistemimizin eski gücünü tekrar geri kazanabilmesi ise çok zaman alıyor. Antibiyotikler vücudumuzdaki yararlı – zararlı birçok bakteri ve virüsü yok ediyor. Geriye sadece en güçlü olanları kalıyor. Bunlar da çoğalmaya devam ediyor. Etkili olabilmek için, giderek daha güçlü etkiye sahip antibiyotiklerin kullanılması bir zaman sonra kaçınılmaz hale geliyor. Ama bu sonsuza kadar süremez. Amerikalı bilim adamlarına göre bugün önümüzde duran soru, virüs ve bakterilerle olan savaşı kazanıp kazanamayacağımız değildir. Asıl soru bu savaşı ne zaman kaybedeceğimizdir.
Linus Carl Pauling’in işaret ettiği gibi, hastalıkların oluşmasının en büyük nedeni, vücudumuzun ihtiyaç duyduğu vitamin ve minerallerin yetersizliğidir. Yukarıda işaret edildiği gibi vücudumuz her gün 60 mineral, 16 vitamin, 12 temel aminoasit ve 3 temel yağ asidine ihtiyaç duyuyor. Ancak bizler bugün, vücudumuzun ihtiyaç duyduğu vitamin ve minerallerin yalnızca yüzde 30’unu besinlerimizden alabiliyoruz. Geriye kalan yüzde 70 ise sürekli eksik kalıyor. Bu aslında özellikle son 60 yılda gezegenimizin ekolojisindeki kötüleşmenin bir sonucu olarak ortaya çıkan yeni bir durum. ABD Parlamentosunun 74. Kongre’sinin 2.64 nolu belgesinde şöyle deniliyor: “Topraklarımızda yetişen bitkiler artık hiç bir mineral içermiyor. Bitkilerde mineral bulunmaması yüzünden insanlar birçok hastalığa maruz kalıyorlar.” Örneğin tam 147 çeşit hastalığa yol açan kalsiyum yetmezliği sıkça görülen bir durum. Kalsiyum yetmezliğinin yol açtığı hastalıkların en önemlilerinden birisi Osteoporoz. Bu hastalık, yetişkinler arasında gerçekleşen ölümlerin yüzde 10’undan sorumlu. Çoğu kişide eksik olup hayati önem taşıyan diğer bazı minerallere örnek olarak çinko, demir, selenyum ve krom verilebilir. Aldığımız kalitesi düşük gıdalarda bu mineraller çok yetersiz düzeyde bulunduğundan, vücudumuz bu maddeleri kemiklerden ve diğer hayati önem taşıyan dokularımızdan karşılamak durumunda kalıyor.
Bitkilerin yapraklarında, köklerinde ve öz sularında çok değerli vitaminler ve mineraller bulunuyor. Ancak günümüzde yukarıda işaret edilen nedenlerle bitki kalitesi çok düşmüş durumda. 1913 yılında yapılmış bir çalışma, o dönemde 1 elmanın vücudumuzun ihtiyacı olan demirin tamamını karşılayabildiğini ortaya koyuyor. Ancak 80 yıl sonra 1993 yılında yapılmış bir çalışmanın sonuçlarına göre, aynı düzeyde demir bugün ancak 22 elmadan elde edilebiliyor. Diğer taraftan, meyve ve sebzeler toplandıkları andan itibaren vitaminleri yok olmaya başlıyor. Bu gıdaların uzun süre beklemesi durumunda ise, içindeki vitamin düzeyi sıfıra yaklaşıyor. Bu da yetmiyormuş gibi, bir de onu pişirmeye ya da kızartmaya kalktığımızda zaten her şey yok oluyor. Tıp profesörü Tamara Pşenikova’ya göre bugün vücudumuzun ihtiyaç duyduğu bütün vitamin ve mineralleri karşılayabilmek için her gün yaklaşık 52 kilo meyve ve sebze yemek gerekiyor ve bu fiziksel olarak mümkün değil. Dolayısıyla modern yaşam koşullarında sağlığımızı koruyabilmek için besinlerimizde yeterli düzeyde bulunmayan vitamin ve mineralleri ek olarak almak gerekiyor. Uzmanlar vitamin ve minerallerin bir kompleks halinde alınmasını tavsiye ediyorlar. Çünkü bir vitaminin sindirebilmesi, başka bazı vitaminlerin de bünyemizde yeterli düzeyde bulunması koşuluna bağlı. Bugün dünyanın her yerinde insanlar sağlıklarını korumak ve hastalıkların oluşumunu ve gelişimini önlemek (profilaksi) amacıyla çok yaygın bir şekilde biyolojik aktif katkı (BAK) kullanıyor. Japonya’da BAK’lar devlet tarafından destekleniyor. Bu sayede Japonya bugün, ortalama yaşam süresinin uzunluğu açısından dünyada 1 numaradır. Japonların yüzde 90’ı BAK kullanıyor. ABD’de bu oran yüzde 70, Avrupa’da yüzde 50 seviyelerindedir. Türkiye’de ise bu oranın yüzde 5’in altında olduğu tahmin ediliyor.
Unutmayın, sağlığınız sadece sizin ellerinizdedir! Sağlığınızla ilgilenmeyi son dakikaya ertelerseniz, son dakikada süper kliniklerde süper doktorları aramak durumunda kalırsınız. Bulduğunuz o süper doktorlardan bir şey yapabilmek için artık çok geç olduğunu duymak ise hiç hoş olmayacaktır. Bugün sağlığınızla ilgilenmeniz için zamanınız ve paranız olmadığını düşünebilirsiniz. Ancak bu konuda gerekli adımları atmamanız durumunda yarın sağlığınızı kaybetmekle kalmayıp sağlığınızı geri kazanmak için daha fazla zamana ve paraya ihtiyaç duyabilirsiniz. Bu arada yarının hiç gelmeyebileceğini de unutmamak
Toksinler
YanıtlaSilYedigimiz herseyde bulunan ve aslinda zararli olan bazi maddeler vardir. Bunlar bitkilerin kendini korumak icin ürettigi ya da baska amaclar icin kullandigi bazi kimyasallardir ki bunlara toksin denir. Toksin icin kisaca, dogal toksik maddeler diyebiliriz.
Dogal gidalarin da icinde vücudumuz icin bir faydasi olmayan "gida" sifatini almayan bir cok madde mevcuttur ki aslinda bunlarin cogu vücudumuzun icin zararlidir ve hatta kimisi icin de toksik denilebilir.
Ama endiselenmeye gerek yok zira insan vücudu bu toksinleri atacak bir cok mekanizmaya sahip. Özellikle karaciger bu konuda önemli rol oynar. Bir cok toksik moleküle asetil grubu takarak bunlari böbrekten süzülme sirasinda daha cözünür bir hale getirir. Genel prensip genelde aynidir. Vücuttan en hizli bir sekilde atilmasini saglamak icin vücutta daha cözünür bir hale getirmek. Bunun ilacsal bir uygulamasi icin kursun zehirlenmesine karsi yapilan islemi okumanizi öneririm. Biraz konuyu dagitacak olursak, kanserojen maddelerin bir cogunun, kansere neden olmasinin nedeni, bu maddeleri vücut, idrar ya da baska yollarla atabilmek icin olusturdugu bazi ara ürünlerin fazla reaktif olmasi (epoksitler gibi) ve bu reaktif maddelerin vücutta hayati rol oynayan DNA, enzimler gibi moleküllerle tepkimeye girip kimyalarini bozmalaridir. Konuya tekrar dönecek olursak, normal isleyen bir vücut kendini korumak icin gereken neyse onu yapar. Ama bu savunma mekanizmasi her insan icin ayni olmamakta ve bundan dolayidir ki bazi insanlar, bazi maddelere ve yiyeceklere karsi asiri hassas olup alerjik durumlar gözlemlenebilir.
Bunun yanisira elbette ki her insan vücudunun da, bu toksinleri bertaraf etmesinin bir limiti var. Örnek üzerinden gideyim. Okzalik asit(HOOC-COOH)aslinda zehirli bir maddedir ama kabak, ispanak gibi bazi sebzelerin yapraklarinda, patateste ve bezelyede az miktarda bulunmakta. Ve normal bir insan vücudu makul miktarlardaki okzalik asiti idrar yoluyla uzaklastirarak herhangi bir zararli etki olusturmasini engeller. Ama vücuda uzaklastiramayacak miktarlarda okzalik asitin alinmasi durumunda, (bunun icin bir miktar vermek biraz güc) böbreklerde kalsiyum iyonlari ile birleserek cözünürlügü düsük olan kalsiyum okzalat (CaC2O4) olusturup böbrek tasi üretimine katki saglamis olur. Burada sunu da söylemekte yarar var; fazla alinan C vitaminin bir kismi okzalik asite dönüstürülerek atilmakta oldugundan, fazla alinan C vitamini vücuttaki okzalik asit birikmesi olayina bir nebze katkida bulunur. Bu yüzden, fazlasi daha faydalidir diye C vitamini iceren meyvelere abanmanin, deliler gibi yemenin anlami yok, faydasi zaten yok, hatta örnekte görüldügü gibi zarari var.
Buna benzer olarak havucta bulunan beta-karoten (A vitamini sentezinde kullanmakta vücut) ve domateste bulunan ve buna benzeyen Likopen molekülü, bu gidalarin fazla tüketilmesi sonucu ciltte renklenmeye neden olabilmektedir. Bu nisbeten biraz zararsiz gibi olan bir etki ama yine de asiri alinan gidalarin ne gibi etkilerinin olabilecegini gösteren bir örnek.
Bunlar gibi bircok gida icin asiri tüketimde olusabilecek zararli etkilerden bahsebilebilinir. Cogu zaman bircok kisinin basina gelen ve nisbeten masum bir etki olan ve kibarca laksatif etki, amiyane olarak da circir etkisi (hadi anlamayanlar icin de söyleyeyim ishal.)tabir edilen etkiden bahsetmek mümkün. Bu belki de vücudun verdigi oldukca basit bir tepki ya da uyguladigi savunma mekanizmalarindan biri ama kimse ishal olmak pek istemez ama yine de bazi gidalari asiri miktarda tüketmekten de geri duramaz.
Sonuc olarak, her laf dönüp dolasip su iki söze geliyor.
Cogu zarar, azi karar, ortasi yarar.
Hersey aslinda toksiktir, mühim olan dozajdir.
Miktarlar kisiye göre degisebilmekte, bazen bu miktarlari bilmek biraz zor olabilmekte ama insan yine de ne yiyorsa abartmamasindan fayda var.
Toksinler
YanıtlaSilYedigimiz herseyde bulunan ve aslinda zararli olan bazi maddeler vardir. Bunlar bitkilerin kendini korumak icin ürettigi ya da baska amaclar icin kullandigi bazi kimyasallardir ki bunlara toksin denir. Toksin icin kisaca, dogal toksik maddeler diyebiliriz.
Dogal gidalarin da icinde vücudumuz icin bir faydasi olmayan "gida" sifatini almayan bir cok madde mevcuttur ki aslinda bunlarin cogu vücudumuzun icin zararlidir ve hatta kimisi icin de toksik denilebilir.
Ama endiselenmeye gerek yok zira insan vücudu bu toksinleri atacak bir cok mekanizmaya sahip. Özellikle karaciger bu konuda önemli rol oynar. Bir cok toksik moleküle asetil grubu takarak bunlari böbrekten süzülme sirasinda daha cözünür bir hale getirir. Genel prensip genelde aynidir. Vücuttan en hizli bir sekilde atilmasini saglamak icin vücutta daha cözünür bir hale getirmek. Bunun ilacsal bir uygulamasi icin kursun zehirlenmesine karsi yapilan islemi okumanizi öneririm. Biraz konuyu dagitacak olursak, kanserojen maddelerin bir cogunun, kansere neden olmasinin nedeni, bu maddeleri vücut, idrar ya da baska yollarla atabilmek icin olusturdugu bazi ara ürünlerin fazla reaktif olmasi (epoksitler gibi) ve bu reaktif maddelerin vücutta hayati rol oynayan DNA, enzimler gibi moleküllerle tepkimeye girip kimyalarini bozmalaridir. Konuya tekrar dönecek olursak, normal isleyen bir vücut kendini korumak icin gereken neyse onu yapar. Ama bu savunma mekanizmasi her insan icin ayni olmamakta ve bundan dolayidir ki bazi insanlar, bazi maddelere ve yiyeceklere karsi asiri hassas olup alerjik durumlar gözlemlenebilir.
Bunun yanisira elbette ki her insan vücudunun da, bu toksinleri bertaraf etmesinin bir limiti var. Örnek üzerinden gideyim. Okzalik asit(HOOC-COOH)aslinda zehirli bir maddedir ama kabak, ispanak gibi bazi sebzelerin yapraklarinda, patateste ve bezelyede az miktarda bulunmakta. Ve normal bir insan vücudu makul miktarlardaki okzalik asiti idrar yoluyla uzaklastirarak herhangi bir zararli etki olusturmasini engeller. Ama vücuda uzaklastiramayacak miktarlarda okzalik asitin alinmasi durumunda, (bunun icin bir miktar vermek biraz güc) böbreklerde kalsiyum iyonlari ile birleserek cözünürlügü düsük olan kalsiyum okzalat (CaC2O4) olusturup böbrek tasi üretimine katki saglamis olur. Burada sunu da söylemekte yarar var; fazla alinan C vitaminin bir kismi okzalik asite dönüstürülerek atilmakta oldugundan, fazla alinan C vitamini vücuttaki okzalik asit birikmesi olayina bir nebze katkida bulunur. Bu yüzden, fazlasi daha faydalidir diye C vitamini iceren meyvelere abanmanin, deliler gibi yemenin anlami yok, faydasi zaten yok, hatta örnekte görüldügü gibi zarari var.
Buna benzer olarak havucta bulunan beta-karoten (A vitamini sentezinde kullanmakta vücut) ve domateste bulunan ve buna benzeyen Likopen molekülü, bu gidalarin fazla tüketilmesi sonucu ciltte renklenmeye neden olabilmektedir. Bu nisbeten biraz zararsiz gibi olan bir etki ama yine de asiri alinan gidalarin ne gibi etkilerinin olabilecegini gösteren bir örnek.
Bunlar gibi bircok gida icin asiri tüketimde olusabilecek zararli etkilerden bahsebilebilinir. Cogu zaman bircok kisinin basina gelen ve nisbeten masum bir etki olan ve kibarca laksatif etki, amiyane olarak da circir etkisi (hadi anlamayanlar icin de söyleyeyim ishal.)tabir edilen etkiden bahsetmek mümkün. Bu belki de vücudun verdigi oldukca basit bir tepki ya da uyguladigi savunma mekanizmalarindan biri ama kimse ishal olmak pek istemez ama yine de bazi gidalari asiri miktarda tüketmekten de geri duramaz.
Sonuc olarak, her laf dönüp dolasip su iki söze geliyor.
Cogu zarar, azi karar, ortasi yarar.
Hersey aslinda toksiktir, mühim olan dozajdir.
Miktarlar kisiye göre degisebilmekte, bazen bu miktarlari bilmek biraz zor olabilmekte ama insan yine de ne yiyorsa abartmamasindan fayda var.